YÖK Üyeliğin Güzelmiş, Bi’ Tur Versene

Bugün (11.03.17) gündeme gelen bir olay üzerine gündelik yaşantımda olsun, sosyal medyada olsun çok fazla yorumla karşılaştım. Bu yüzden iki kelime etmek zorunda hissettim kendimi. Konumuz kısaca, Nihat Hatipoğlu’nun YÖK üyeliğine atanması sonrasında ortaya çıkan yersiz eleştiriler. Öncelikle söylemek isterim ki bu yazıda kimseyi rencide etmek gibi bir amaç gütmedim ama yarası olan gocunur, orasını bilemem.

Haberi gördüğümde şaşırmadım desem yalan olur. Çünkü hiç beklediğim bir durum değildi (evet genelde YÖK üyelerinin atamalarını beklerim). Ama bana kalırsa bu kadar yadırganacak, gündemi kıyamet kopmuşçasına meşgul edecek kadar büyük bir konu da değil.

nihat hatipoğlu caps

Nihat Hatipoğlu hakkında görüşlerimi merak edenler için; kendisine çok bayıldığım söylenemez. Kendisi ne kadar yalanlarsa yalanlasın, özellikle Ramazan programlarında insanlara iki kelime anlatıp 28 günde dünyanın parasını kaldırması, ve yine bu programların sonunda kendisi çok büyük bir zâtmışçasına (ki bu, öyle insanların bile hak görmeyi hak ettiği bir muamele değilken) ona dokunmak için birbirini ezen insanlara bir dur demeyişi, bir bakıma bu durumdan hoşnut oluşu her zaman gözüme batmıştır ve batmaya devam edecektir. Kendisine bir saygım olacaksa ancak profesörlük unvanı gereği saygı duyabilirim.

 

Yazının temel konusu da bu zaten. Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarının büyük bir kısmının kendisinde sahip olduğuna inandığı eleştiri yeteneği (ya da hakkı diyelim).

Nihat Hatipoğlu’nun üyeliğe atanmasından sonraki yorumların yüzde doksanı artık ülkenin şeriata doğru gittiği, bu şekilde devam ederse bilimin ilerlemesinin artık imkanının olmayacağı ve artık ülkece rezil rüsva durumda olduğumuz. Yukarıda da söylediğim üzere Hatipoğlu hakkında ne düşünürsem düşüneyim kendisinin profesör sıfatına her şekilde bir saygım olacaktır. Bahsettiğim bu yorumları yapan kişilerin sorununu hala anlamış değilim.

nihat hatipoğlu yök üyeliği

Anladığım kadarıyla bütün problem; göz önünde bulunan, halkın büyük bir kesiminin tanıdığı (dolayısıyla kişiye antipati duyan birey sayısı epey fazla olan) bir İlahiyat profesörünün böyle bir konuma atanması. Hele ki laikliğe göz bebeği gibi bakan bir grup ve laikliği kendi istediği şekilde gören bir diğer gruptan oluşan bu toplumda. Kalkıp Türkiye’yi anlatacak değilim burada.

Eleştirilerin hedefi olmasıyla göz önünde biri olmasının ne alakası var derseniz mantıklı bir cevabım yok size ama aynı konuma atanmış diğer alakasız kişiler için zerre yorum yapılmaması beni bu düşünceye yöneltiyor.

Kim bu diğer alakasız kişiler? Hemen cevaplayalım.

Bu beyefendinin adı Abdullah Kaya. 1987 yılında Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi’nden mezun oluyor. Yurt dışında yüksek lisansını yaptığı gibi kapağı devlete atıyor. Yaptığı görevler genellikle, tamamına yakını Maliye Bakanlığı’nda olmak üzere müfettişlik ve müdürlük. Devlet Malzeme Ofisi Genel Müdürlüğü yaptıktan sonra kendisinin eğitime ve akademiye olan büyük katkıları göz ardı edilemiyor(!) ve YÖK üyeliğine atanıyor.

 

Mesela bu da Dr. Mehmet Emin Zararsız. Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra diyor ki “ben yoluma İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku alanında devam edeceğim.” Gümrük Müsteşarı oluyor, SGK başkanı oluyor. Daha sonra? Hooop YÖK üyeliği. Neden? Çünkü kendisi engin bir bilim adamı. SGK’yı işleten adam YÖK’e mi bakamayacak? Sizinki de laf.

Şöyle devam edelim: Fahri Kasırga. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra Hakim, Savcı, Başsavcı, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı şeklinde giderken sonunda Adalet Bakanlığı Müsteşarlığına getiriliyor. Ama yeter mi? Yetmez. Diyorlar ki “Bu adamın Adalet Bakanlığıyla ne alakası var? Olması gereken yere, YÖK’e göndermeliyiz”. Ve mutlu son. Nur topu gibi bir YÖK üyemiz daha bizlerle.

 

Sonuç olarak söylemek istediğim; Akademiyle ilişiğini 30 sene önce kesmiş insanlar bile YÖK üyeliğindeyken,  bir profesörün bu konuma getirilmesini yersiz şekilde olumsuz eleştiri yağmuruna tutan; araştırma, mantık ve düşünce yoksunu bu insanları da bir gün böyle konumlarda görmek isterim. Bu beylerin de en az Hatipoğlu kadar tanındığını ve atanma haberlerinin ilk dakikasından itibaren kıyametler koparıldığını farz ediyorum. Ne de olsa ülkenin üniversiteler konusunda en yetkili kurumunda olması gerekenler akademisyenler değil; hukukçular, sosyal güvenlik uzmanları ve malzeme müdürleridir.

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir